Gündem

TİMBİR Başkan Vekili Av. Altıparmak: ''Lekelenmeme hakkı yetmez!''

Türk İnternet Medya Birliği (TİMBİR) Başkanvekili ve Star gazetesi yazarı Avukat Cüneyd Altıparmak, ''Lekelenmeme hakkı yetmez!' adlı yazısında çeşitli değerlendirmelerde bulundu.

Egemen ALTINBAŞ
Egemen ALTINBAŞ
Editör
Yayınlanma:
01 Temmuz 2026 12:30
Güncellenme:
01 Temmuz 2026 12:31

ANKARA - BHA

Türk İnternet Medya Birliği (TİMBİR) Başkanvekili ve Star gazetesi yazarı Avukat Cüneyd Altıparmak, ''1 Temmuz 2026 Çarşamba''  Star gazetesindeki köşe yazısında şu ifadelere yer verdi:

''Bugünkü yazıma, hafta sonu gerçekleştirilen Türk İnternet Medya Birliği Genel Kurulu'nda konuşan Millî Güvenlik Kurulu Eski Genel Sekreteri, Vali Seyfullah Hacımüftüoğlu'nun konuşmasından aldığım notlarla başlamak istiyorum.

Sayın Hacımüftüoğlu, medya mensuplarına hitaben yaptığı konuşmada aslında yalnızca gazetecilere değil, bütün topluma seslendi. Önemli bir ilkeye dikkat çekti. Lekelenmeme hakkının yanına "lekelememe görevini" de ekledi. İlk bakışta basit görünen bu önerme, aslında oldukça geniş bir çerçeve sunuyor. Tek bir kavramla haber etiğinin odağını mesleki reflekslerden çıkarıp insanı merkeze yerleştiren yeni bir bakış açısı ortaya koydu...

Konuşmadan öne çıkan bazı tespitler şunlardı:

"İnsanın en temel hakkı, lekelenmeme hakkıdır."

"Gazetecilik yalnızca haber verme mesleği değildir; aynı zamanda insan onurunu koruma sorumluluğudur. Haberin merkezinde olay değil, insan vardır. Hiç kimsenin itibarı, doğruluğu teyit edilmemiş bilgi ve değerlendirmelerle zedelenmemelidir. Bu nedenle lekelenmeme hakkı, bütün gazetecilik faaliyetlerinin başlangıç noktası olmalıdır."

"Karşımızdakinin de insan olduğunu unutmayalım."

"Yaptığımız her haberin, her yorumun ve her paylaşımın muhatabının bir insan olduğunu unutmamalıyız. Medyanın temel ahlakı da burada başlar."

"Kurumları ayakta tutan şey unvanlar değil, ilkelerdir."

"Bir kurumun büyüklüğü, sahip olduğu makamlarla değil, temsil ettiği değerlerle ölçülür. Etik ilkelerini koruyan kurumlar güven kazanır; güven kazanan kurumlar ise uzun ömürlü olur."

"Her haber önce vicdandan geçmelidir."

"Bir haberin hukuken doğru olması tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda vicdani olarak da adil olmalıdır. Gazetecilik yalnızca bilgi üretmek değil, adalet duygusunu da koruyabilmektir."

"İletişimin merkezinde insan vardır."

"Teknoloji değişebilir, yayın mecraları dönüşebilir, iletişim araçları çeşitlenebilir. Ancak değişmeyen tek gerçek, bütün iletişimin insana yönelik olduğudur. İnsan odaklı olmayan hiçbir iletişim modeli sürdürülebilir değildir."

BİLGİNİN HIZI, GÜVENLİK SORUNU!

Birçok medya kuruluşu ve sivil toplum örgütünün temsilcisinin katıldığı kongrede, TİMBİR Başkanı Dr. Süleyman Basa'nın "bilginin hızının doğurduğu tehlikeye" yaptığı vurgu da dikkat çekiciydi:

"Her çağın bir iletişim dili vardır. Gazetelerin manşetlerle yön verdiği dönemler oldu. Radyoların milyonlara ses olduğu yıllar yaşandı. Televizyonlar evlerin ortak ekranına dönüştü. Bugün ise haber, dijital dünyanın hızında yol alıyor. Bilgi bir tuşla yayılıyor. Ama bu hızın bir sorunu var: Bir tıkla ulaştığımız bilginin niteliği... Çünkü aynı hızla hem gerçek yayılıyor hem de yanlış. İşte tam da bu nedenle güvenilir medya, hiç olmadığı kadar büyük bir değer taşıyor."

Toplantıya katılan medya temsilcileri de bu değerlendirmeyi destekleyen görüşler dile getirdi. Sorunun çözümünün ise medya mensupluğunun belirli şartlara bağlanması ve gazeteciliğin gerçek anlamda bir meslek olarak tanımlanmasıyla mümkün olacağını ifade ettiler. Dilerim bu fikir birliği, kısa sürede ortak bir harekete dönüşür.

SORUNUN İTİRAFI: ABD'DE VAR, TÜRKİYE'DE YOK!

Daha önceki yazılarımda İstanbul Aile Vakfı'nın sosyal medya şirketlerine açtığı davadan söz etmiştim. Zararlı algoritma şüphesi nedeniyle açılan bu davada, algoritmanın tespiti ve yazılımın incelenmesi talep edilmişti. Dava dilekçesinde, ABD'de sosyal medya şirketlerinin zararlı algoritmalar nedeniyle sorumlu tutulduğu ve tazminata mahkûm edildiği yargı kararlarına da ayrıntılı biçimde yer verilmişti...

Dava hâlen devam ediyor... Ancak X'in avukatı tarafından dosyaya sunulan cevap dilekçesindeki bir paragraf, ülkem adına oldukça çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor.

Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Davacı tarafından atıf yapılan ABD menşeli davalarda genel olarak 'U.S. Communications Decency Act' ve özellikle bu Kanun'un 'Section 230(c)(1)' hükmüne dayanıldığı görülmektedir. Ancak bu düzenlemelerin Türk hukukunda karşılığı bulunmamaktadır."

Bu savunmanın "Türkçesi" şudur:

X diyor ki; ABD'de sosyal medya platformlarının sorumluluğunu düzenleyen özel bir hukuk rejimi vardır. Türkiye'de ise böyle bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla Türk mahkemeleri, kanunda açıkça düzenlenmemiş yeni bir sorumluluk rejimi oluşturamaz. Aksi hâlde kanun koyucunun yerine geçmiş olur.

Başka bir ifadeyle!

ABD'de mahkemeler algoritmaların hukuki sorumluluğunu tartışabiliyor, denetleyebiliyor ve gerektiğinde müdahale edebiliyor. Türkiye'de ise bunun dayanağını oluşturacak açık bir hukuki zemin bulunmadığı ileri sürülüyor. İşte yıllardır anlatmaya çalıştığımız mesele tam da budur.

Eğer böylesine büyük bir etki alanına sahip algoritmaları denetleyecek hukuki araçlarımız hâlâ oluşturulamamışsa, bunca zamandır biz neyi tartışıyoruz?

Daha önemlisi, mahkemeler açık bir hukuk zemini bulamadıkları için bu alana müdahale etmekten kaçınacaksa, çocuklarımızın dijital dünyada güvende olduğuna nasıl inanacağız?''

Yorum Yap

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!