Kültür-Sanat

''ALTAY’DAN ANADOLU’YA BİTİKLER – 7 Taşın Sakladığı Suyun Anlattığı Altay''

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, ''ALTAY’DAN ANADOLU’YA BİTİKLER – 7 Taşın Sakladığı Suyun Anlattığı Altay'' adlı yazısında çeşitli değerlendirmelerde bulundu.

Yayınlanma:
01 Ekim 2026 17:05
Güncellenme:
03 Ekim 2026 15:46

ANKARA - BHA

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, yazısında şu ifadelere yer verdi:

''Taldı Mağarası’nın serin geçitlerini, Dilek Kemeri’ni ve yamaçtaki taş katmanlarını geride bıraktıktan sonra öğle yemeği için gittiğimiz yerde bizi Tarkan’ın şarkıları, Azerbaycan’ın konukseverliği ve Altay’ın doğası karşıladı. İşletmeci abla daha önce İstanbul’da çalışmıştı. Türkiye’yi ve oradaki kardeşlerini ne kadar özlediği sarılışından belliydi. Abinin de yanında çalışanların da gözlerinin içi gülüyordu. Bizi ağırlamak, gönlümüzü hoş etmek için ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

Altay yemeklerinin yanına Azerbaycan usulü yaprak dolması da söyledik. Kesme kristal desenli ince belli bardaklardaki kara çayın buğusu, kıtlama şekerin tatlılığı, yanı başımızda coşkuyla akan Katun Irmağı’nın sesine karıştı. Bir yanda Tarkan’ın şarkıları, bir yanda Azerbaycan Türkçesiyle uzayıp giden sohbetimiz… Türkiye, Azerbaycan ve Altay aynı sofrada buluşmuştu.

Masadaki konuklarımız gözle gördüklerimizle sınırlı kalmadı. Mağaranın binlerce yıllık uykusundan uyanan avcılar taştan ok uçlarını bırakıp yanımıza gelmiş, ateş başında kaplarını dolduran eski yolcular aramıza karışmıştı. Haritaların Taldı, anlatıların Tavda dediği bu coğrafyada Türk atlıları yamaçtaki kurganlarından çıkmış, Tavda Hanım hazinesini mağaranın karanlığında unutmuş, çömlekçi Manjerok en güzel kabını soframıza getirmişti. Katun Irmağı’nın kadını saçlarını suya salmış, hemen yanı başımızdan akarak sohbetimize katılıyordu. Dilek Kemeri’nin altında ziyaretçilerin üst üste koyduğu taşlar içlerine saklanan istekleri fısıldıyor, mağara girişindeki uzun taşbaba suskun bakışlarıyla bütün bu kalabalığı izliyordu. Geçmişle bugün, olguyla anlatı, Türkçenin farklı sesleri aynı çay buğusunda buluşmuştu. Değmeyin keyfimize…

Sofradan kalkınca yolumuz Katun Irmağı kıyısındaki Rerih Parkı’na uzandı. Irmağın önünde yükselen anıt; ressam, düşünür, yolcu ve Orta Asya araştırmacısı Nikolay Konstantinoviç Rerih’e adanmıştı. “Rerih’e — Altay Halkından” adı verilen anıt 13 Eylül 2009’da açılmıştı. Kaidesindeki büyük çemberin içine yerleştirilmiş üç yuvarlak, Rerih’in Barış Bayrağı simgesini taşıyordu. Rerih’in Orta Asya Seferi 1926’da Altay’dan geçmiş, buranın dağları ile göğü onun resimlerinde ve düşünce dünyasında iz bırakmıştı. Taldı’nın yer altına açılan taş kapılarından sonra Rerih’in yüzü ırmağa dönüktü. Mağara geçmişin derinliklerine, Rerih ise ufukların ötesine bakıyor gibiydi. Katun ikisinin önünden akıyor, taşın sakladığı zamanı uzaklara taşıyordu.

Ardından Altay Bölgesi’nden Altay Cumhuriyeti’ne geçerek Şebalin ilçesindeki Kamışlı Uçar Su’ya doğru yürüdük. Tsarskaya Ohota adı verilen dinlenme alanındaki asma köprüden başlayan yaklaşık 2,8 kilometrelik yol, Katun Irmağı’nın sol kıyısındaki ormanın içinden ilerliyordu. Çam kokusu ile ırmağın serinliği birbirine karışıyor, yön levhaları bizi gitgide yükselen su sesine götürüyordu.

Yer adları önümüze başka bir kapı açıyordu. Kamışla Çayı’nın Altay Türkçesindeki adı Kumjulu’ydu. Ad; kum “kum”, jul “küçük dağ çayı” ile -lu ekinden oluşuyor, “kumlu küçük dağ çayı” anlamına geliyordu. Uçar suyun Altayca adı ise Suu-Aşkan’dı: suu “su”, aşkan ise aş- “aşmak, üzerinden geçmek” eyleminin geçmiş zaman biçimiydi. Ad, kabaca “suyun aştığı yer” anlamını taşıyordu.

Yakındaki Kamlak köyünün adı ise kam sözüyle bağlantılıydı. O. T. Molçanova’nın Altay yer adları sözlüğünde Kamlak, Altayca kam “kam, şaman” sözü ile çokluk ve topluluk bildiren Eski Türkçe -lak ekine bağlanıyor; “kamların çok bulunduğu yer” olarak açıklanıyordu. Bu etimoloji, bölgede Kamışla adıyla ilgili duyduğum bir anlatıyı da akla getiriyordu. Buna göre Kamışla, “kamlar yürüdü” anlamına geliyor, uçar suya uzanan orman yolu da eskiden kamların tören yolu olarak kullanılıyordu. Ancak Kamlak adının kam sözüyle bağlantılı olması, Kamışla için anlatılanları doğrulamaya yetmiyordu. İki yer adını bu biçimde birbirine bağlayan dil bilimsel bir kanıta ya da kamların bu yolu tören amacıyla kullandığını gösteren tarihî bir kayda ulaşamamıştım. Bu yüzden Kamlak’ın kamlarla bağlantısını kaynaklara dayanan bir etimoloji, “Kamışla — kamlar yürüdü” açıklamasını ise yerel bir anlatı olarak şimdilik birbirinden ayırdım. Adların ardında bıraktığı soruları yanıma alıp kamların yolundan yürüdüm. Birkaç dönemeç sonra ormanın dili değişti; artık sözcükler değil, kayalardan düşen su konuşuyordu.

Kumjulu, Katun Irmağı’na kavuşmasına yaklaşık 260 metre kala kayalık bir eşikten iki kademe hâlinde dökülerek Suu-Aşkan’ı, bizim söyleyişimizle Kamışlı Uçar Su’yu oluşturuyordu. Yaklaşık on iki metre yüksekliğindeki uçar suda aşağıdan iki belirgin basamak görülüyordu. Su kayalardan açılarak aşağıdaki aşınma çanağına düşüyor, çevresine serin bir çisenti yayıyordu. Daha görmeden sesini duyduğumuz Uçar Su, yanına vardığımızda bütün konuşmalarımızı kendi uğultusuna katmıştı.

Bu coşkun akışın çevresinde Kamış ile La’nın hüzünlü öyküsü anlatılıyordu. Günümüzde yaşayan rivayetlerden birine göre bir Altay önderinin La adında güzel bir kızı vardı. Babası onu gözlerden uzak tutuyor, yanına kimsenin yaklaşmasına izin vermiyordu. Önderin yiğitlerinden Kamış ise savaşlarda aldığı yaralar yüzünden bir sefere katılamayınca geride kaldı. Kamış ile La’nın birbirlerini çoktan sevdiklerinden habersiz olan baba, kızını ona emanet etti. Seferden döndüğünde ikisini birlikte görünce öfkeye kapıldı ve Kamış’ın yüksek kayalıklardan aşağı atılmasını buyurdu. Sevdiğinin öldürüldüğünü öğrenen La da ertesi sabah kendini aynı kayalıktan bıraktı. Rivayete göre bir süre sonra burada uçar su doğdu ve iki sevgilinin adı birleştirilerek Kamış-La denildi. Anlatı; iki basamakta onları yeniden görünür hale getiriyordu: aşağıdaki geniş ve güçlü akış Kamış’ı, yukarıdaki daha ince akış ise La’yı temsil ediyordu. Yaşamlarında kavuşamayan iki sevgili, suyun basamaklarında yan yana akıyordu.

Bu hüzünlü bu öykü, Kamışla adının tarihî kökenini kanıtlayan bir etimoloji değildi; coğrafyayı insan hikâyesiyle açıklayan bir halk anlatısıydı. Kamışlı’nın belgelenebilen geçmişinde ise suyla iç içe geçmiş başka bir insan hikâyesi, savaş yıllarının emeği vardı.

1940 yılında Kamlak köyünün kolhozcuları Kamışla Çayı üzerinde bir su değirmeni kurdu. Yapımında Kamlak ile Kamışla köylerinden işçiler birlikte çalıştı. Kayalık zemin kazılarak suyu değirmenin çarkına ulaştıracak bir kanal açıldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında değirmen kereste biçmek üzere yeniden düzenlendi. Kesilecek kütükler Katun üzerinden yüzdürülerek buraya getiriliyor, biçilen tahtalar Katun kıyısındaki yoldan taşınıyordu. Kışın donmuş ırmak üzerinde kızak yolu kullanılıyordu. Bugün burada görülen metal kuşaklı, zamanla kararmış kütükler eski su değirmeninin millerinden geriye kalan izlerdir.

Kimileri Kamışla Uçar Su’nun bütünüyle 1940’taki değirmen çalışmaları sırasında oluştuğunu söylüyordu. Oysa doğa bilimci Vasiliy Vasilyeviç Sapojnikov, 20 Haziran 1895 tarihli seyahat notlarında buradaki şelaleden söz etmişti. XX. yüzyılın başında Altay’ı fotoğraflayan İvan Robertoviç Tomaşkeviç’in bir fotoğrafında da suyun kayalık eşikten döküldüğü görülüyordu. Bu kayıtlar, Uçar Su’nun değirmenin yapımından çok önce burada bulunduğunu gösteriyor. 1940’taki çalışmalar sırasında suyun akışına müdahale edildiği biliniyor; ancak bu müdahalenin doğal yatağı ile bugünkü görünümü ne ölçüde değiştirdiği kesin olarak belirlenebilmiş değil.

Uçar suyun önünde durduğumuzda iki ayrı geçmiş aynı akışta buluşuyordu. Bir yanda birbirine kavuşamayan Kamış ile La’nın rivayeti, öte yanda savaş yıllarında bu suyun gücünden yararlanarak değirmeni çalıştıran, kütük biçen, hayatını sürdürmeye çalışan insanların emeği vardı. Biri anlatının, öteki yaşanmış tarihin ürünüydü. Su ikisini ayırmadan taşıyor; Kamış ile La’nın hüznünü, değirmenin gürültüsünü, savaş yıllarının yorgunluğunu aynı uğultuda birleştiriyordu.

Taldı’da taşın içinde geçmişi aramış, sofrada Türkçenin farklı seslerini dinlemiş, Suu-Aşkan’da rivayetle belgenin aynı yerde nasıl ayrı hikâyeler anlatabildiğini görmüştük. Yol boyunca karşılaştığımız her yer aynı şeyi hatırlatıyordu: anlatının güzelliğini korurken kanıtın sınırını da bilmek gerekiyordu.

Günün sonunda aklımda en çok Taldı Mağarası’na çıkarken gördüğümüz ahşap seyir yolu kaldı. Yol yapılırken ağaçlar kesilmemiş, geçit gövdelerin arasından geçirilmişti. Adımlarımı ağacın gövdesine, kayanın kıvrımına, suyun akışına uydurduğumda yol biraz uzuyor, çıkış biraz güçleşiyordu. Fakat insan kendi yolunu doğaya zorla çizmek yerine onun açtığı aralıklardan geçmeyi öğrendiğinde, sonunda perde aralanıyor; dünya hiç ummadığı bir yerde en güzel yüzlerinden birini gösteriyordu.''

Yorum Yap

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar

0 yorum

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!