RABİA ŞAHİN/ANKARA-BHA
Karanlık, insan zihninin kıyısında çöreklenmiş bir fısıltıdır. Uykusuz gecelerin göğsünde gezinen düşünceler, bazen eski bir şarkının kıyısına ilişir, bazen çok tanıdık bir yabancının gözlerinde yankılanır. O yankılar, gözle görülmez, elle tutulmaz; ama parlak fayanslara siner, kararan gümüşlerde saklanır, gece boyunca karanlık koltuklara ilişmiş uykularda soluk alır. Onlar, unutulmuş anıların küllerinden doğan seslerdir.
Kimi geceler olur, sessizlik bile fısıldar. Camdan sarkan ışıklar, kaldırımlarda uzayan gölgeler, boş bir bankta unutulmuş bir bakış... Her an bir şey anlatmak ister. Şehir, derin bir nefes gibi içimize dolar. O saatlerde insan, kendi iç sesini yalnızca duymakla kalmaz, onunla yüzleşir. Ve bazen, gözlerini kapattığında bir sahnenin tam ortasında bulur kendini: Sisli bir ormanın içinde kaybolmuş bir çocuk, pas tutmuş bir aşkın kıyısında suskun bir kadın, geçmişin hayaletleriyle tokalaşmaktan başka çaresi kalmamış bir dev adam...
Bu hafta o perde, 11 farklı hikâyeyle aralanıyor. Aralarında bir tanesi var ki, rüya ile uyanıklığın sınırında, gerçe...